Fransız yazar Jean Rostand; ‘Bizler bir gün veremi iyi edebileceğiz, atomun içindeki saklı gücü kullanabileceğiz, yıldızlara doğru yol alabileceğiz ama; kendimizi daha liyakatli kimselere yönelttirmenin sırrına hiçbir zaman ermeyeceğiz’ diyor. 6 Şubat Depremleri Anma Programında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, depremlerin ardından bölgede inşa çalışmalarına katkı veren 42 kurum, kuruluş ve özel sektör temsilcilerine plaket verdi.
Plaket almak için sahneye çıkan Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar Erdoğan’a, "Buradaki en büyük hayırsever benim, en çok parayı ben verdim" demesi üzerine sayın Erdoğan Çakar’ın bu açıklamasına tepki göstererek, “Koskoca devlet bankası, bırak sen. Ben verdim deme devlet verdi” ifadelerini kullandı.
Günümüzde de bir idareci, siyasetçi, esnaf, memur, işçi nefsini terbiye etme yeteneğine sahip olmalı ve bunun usullerini bilmeli. İnsandan en tehlikeli ve zayıf damar kibirdir, enaniyettir. Bu zamanın hastalığı olan enaniyet Allah’ı unutmaktır. Kedisini kendisine malik saymaktır. Tevazu göstermeyi unutup benliklerin firavunlaşan kişilere karşı acaba enaniyetli mi davranmak lazım? Yanlışlarımızdan hatalarımızdan özür dilemek gerekir, enaniyeti eritmek gerekir ama bir türlü enaniyet onları yalnız bırakmıyor.
Gitmeyi, hatayı görmeyi, özür dilemeyi benlik istemiyor ene terk etmiyor onları hep ben ben olacak. Enaniyetin içindeki en tehlikelisi ise kıskançlıktır. Hizmet etmeyi severim ama kimse önüme geçmesin. Çalışmayı severim ama kimse bende fazla çalışmasın benden daha iyi olan olmasın benim önüme kimse geçmesin. Benden liyakatli işin ehli kimse olmasın. Ben yaptım, ben verdim. Vazifesini bilmeden. Hakikati, haddini ve hakkını da bilmeden.
BEN BEN BENİM!
Eşek yağmurlu bir günde yürürken, ayağını bastığı yerde çukurlar oluşmaktadır. Yağan yağmurla ayaklarını bastığı yerlerde oluşan çukura yağmur suları birikmektedir. Bir müddet sonra yağmur kesilince eşeğin ayak izleriyle oluşan çukurlardan birinde biriken suya, esen rüzgârın getirdiği küçücük bir çöp düşer. Çöp, rüzgârın esmesiyle su birikintisinin üzerinde sağa sola hareket ederken bir sinek gelir ve bu çöpün üzerine konar.
Mevlânâ Celalettin Rûmi merhum burada sineği konuşturur:
“Ben, büyük bir okyanusta yüzen bu büyük geminin kaptanıyım…”
Üzerine konduğu çöp büyük bir gemi; çöpün yüzdüğü eşeğin ayak izinde biriken su büyük bir okyanustur sineğe göre…
Haliyle sinek de kaptan oluyor!
İnsana komik geliyor değil mi?
Sineğin, eşeğin ayağının bıraktığı çukurda biriken su içerisinde yüzen çöpün üzerine konup da “ben kaptanım” diyerek böbürlenip gururlanması ne kadar komikse; insanın, binler, yüzbinler, milyonlar ve milyarlarca yıldızın içerisinde bir fındık tanesi, bir nohut büyüklüğünde bile yer kaplamayan dünyada bir koltuk sahibi, makam sahibi, güç, servet, ihtişâm sahibi olup da;“ben; benim; benim varlığım; benim kazancım; benim malım; benim hayatım; benim makâmım; benim koltuğum; siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ey ene sahibi masada senin olsun, koltukta senin olsun, apartmanlarda senin olsun, dünya senin olsa ne yaza. Bu dünya Nemrut’a mı kaldı firavuna mı kaldı sana kalacak? Sultan Süleyman’a kalmadı sana mı kalacak ey aciz kul. Haksız temellük ile her şeyin kendi malikiyeti malını mülkünü kabul edersin. Oysaki tüm mal mülk Allah’ındır. Ve sende O’na aitsin. Allah’ın unutulmasından kaynaklanıyor enaniyetin. Allah’ı unutanı, Allah’ta kendini ona unutturur. Tevazu göstermeyi unutup benliklerin firavunlaşan kişilere karşı acaba enaniyetli mi davranmak lazım? Yetkiyi kullanırken eneyi bırakmadan siz kimsiniz ki?; Beni tanımadınız galiba?” gibi kibir kokan eneli ifadeler kullanması sineğin hikâyesindeki durumdan çok daha vahîm ve acınacak bir vaziyettir. İnsanın içerisinde bulunduğu samanyolu galaksisinde milyarlarca yıldız var; kainatta ise yine milyarlarca galaksi.
SONUÇ OLARAK İŞ EHLİNDE OLMALI
Liyakat işin ehline verilmesidir. İşin ehli işinde tecrübeli olandır. Tecrübe insan rehberidir. Bu rehberi kullanmasını bilen kişi hedefine varır ve istediğini elde eder. Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir. Bir işin aslına, temeline vakıf olmak için, uzun süre o işin içinde bulunmak, işlerin işlemlerini incelemek, tatbik etmek, onun bütün inceliklerini ve sırlarını öğrenmek bilmek icap eder. İdarecilikte tecrübe çok şey ifade eder, tecrübe olmadan mükemmel iş yapılamaz.
Tecrübesiz liyakatsiz bir insanı yüksek makama oturtan, o makama oturandan daha çok sorumludur. Makama hırsından gözü dönmüş insan, acemi olduğunu o işi yapamayacağını düşünür mü? Hemen o koltuğa oturmak ister. Bir baklava yapmanın bile kolay olmadığı hepimizce malumdur. Onun kıvamını tutturmak ustalık ister. O makama oturmak koltuğun verdiği sorumluluk baklava yapmaktan daha mı kolaydır da bir makama oturuveren iyi bir amir oluvereceğin sanıyor. Liyakatsizi göreve getiren, kendine zarar verir.
Ölümlü dünyada makamlar insanlara verilen geçici bir emanettir. Bu emanet egodan uzak ehil olanlara verilmelidir. İşin emanet edildiği insan o işin ehli değilse ve enaniyetli ise mutlaka sıkıntı doğar. Aciz, işin ehli olmayan, sıradan eneli birine makam vermek halka yapılmış en büyük kötülüktür.
Bu hususta Kuran’da şöyle bir hüküm vardır;
''Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi emreder.’’
Şu kesin bilinmeli ki, güçlü yarınlarda toplumun huzuru, mutluluğu, hak, hukuk ve adalet için önemli görevlere getirilecek insanlarda üstün kabiliyet ve tecrübe aramak liyakatin vazgeçilmez ölçüsü olmalıdır. Sonuç olarak bir ilerleme sağlanabilmesi için liyakat ve tecrübe sahibi, farklı fikirlerden insanların düşüncelerini, iyi niyetle dile getirebilmeleri gerekir.
Allah kibir, gurur, kendini beğenme, enaniyetli, haset, hırs, böbürlenip büyüklenme gibi hastalıklardan bizleri muhafaza eylesin.